piç olmanın diyalektiği
Modern insanın en derin çelişkilerinden biri, görünürde her şeyin var olduğu bir dünyada kendisini hiçbir şey gibi hissetmesidir. Üretim araçları, bilim ve bilime erişim, teknolojik güç ve tüketim olanakları bağlamında incelersek tarihin hiçbir döneminde bu kadar varlık birikimi yaşanmadı. Yine de hiçliğin duygusu, yani piç olmak, çağımızın en yaygın psikososyal haline dönüştü. Ülkemizdeki antidepresan kullanım oranının en az %71 olduğunu göz önünde bulundurursak piç olmayı bir bireysel ruh hali olarak değil, toplumsal üretim ilişkilerinin, tarihsel yabancılaşmanın ve kapitalist modernitenin ürettiği bir insanlık durumu olarak ele almamız gerekebilir.
Piç olmak çoğu zaman bireysel bir tükeniş gibi yaşanır. İnsanın iç dünyasında yankı bulmayan çabalar, sürekli ertelenen anlamlar, toplumsal rollerin boğucu tekrarı gibi unsurlar insan zihninde ağır bir yük oluşturur ve mental yorgunluğa sebebiyet verir. Kapitalist üretim ilişkisinde insan enerjisi ve vizyonu, piyasanın elinde “verimlilik” başlığı altında ölçülür ve buna göre harcanır. Bu durumda piç olmak bireyin psikolojik başkaldırısız tükenişidir. Ne bağırabilen bir isyandır, ne de teslimiyeti tercih eden bir dinginlik. Daha çok, sistemin insana dayattığı sürekli performans baskısının, duygusal ve bilişsel iflasıdır.
Marx'ın yabancılaşma kavramını referans alalım. İnsan, emeğiyle kurduğu dünyaya yabancılaştıkça, kendi varlığından da uzaklaşır. Emeğin ürünü insanın elinden alındığında sadece ekonomik bir sömürü değil, ontolojik bir eksilme yaşanır. Kendi yarattığı şeyin kendisine yabancı hale gelmesi, insanın dünyayla kurduğu aidiyet ilişkisini olumsuz etkileyebilir. Günümüz toplumlarında bu durum görünmezlik biçiminde yaşanır. Milyonlarca insan işsizlik, güvencesizlik, geleceksizlik ve temel ihtiyaçlarına erişimde zorlandığı vakit değersizlik duygusuna mahkum olur.
Tarihsel olarak piç olma hali, kapitalizmin olgunlaşma sürecine paralel gelişmiştir.
Feodal dönemde insan, -her ne kadar daha gerici bir üretim ilişkisinin parçası olsa da- kendini toplumsal aidiyet içinde tanımlardı. Oysa kapitalist dönemle birlikte kentleşmenin etkisiyle bireylerin aile ve topluluk bağları zayıfladı; neoliberal dalga ise bu yalnızlığı mutlaklaştırdı. Bu dönemde insanlar, artık sadece kendi başarısının ya da başarısızlığının ürünü olarak görülüyor. Politik-Ekonomik nedenlerle yoksullaşan bireyler yetersizlikle suçlanıyor. Güvencesiz, esnek çalışma koşulları, algoritmik denetim ve rekabet hali, bireylerde çaresizlik içinde bulunduğu yaşamdan kaçış ihtiyacını arttırıyor, yani gerçekliğin acısından birkaç saat veya dakika çıkabilmek için alkol ve başka maddelerin kullanımına sebep oluyor; bağımlılığa yakalanan bireyleri ise daha ağır piç oluşlar bekliyor.
Diğer taraftan, sistemin insanda yarattığı anlamsızlığı fark etmek konusunda piç olmanın katkısı büyüktür. Bu farkındalık, bireysel bir çöküş yerine politik bir uyanışa dönüşebilir. Zira insanın piç olduğu yerde 'insanlığı' yeniden inşa etme ihtiyacı başlar. Bu noktada ise spritüel ve diğer "sorunu-çözümü bireye indirgeyen" anlatılara yüz çevrilir; piç olmanın pahzehrinin kişisel gelişim değil, kolektif dönüşümler olduğunun kanısına ulaşılır tabi.
Yorumlar
Yorum Gönder